Üye Ol  -  Şifremi Unuttum?
Facebook
 
 
> Pamak: Hz. Hüseyin’in Kerbela’da Şehid Edilmesinin Yıl Dönümünde ...

> Pamak: Allah’ın Adını ya da Dinini İstismar Ederek İnsanları ‘All...

> Pamak: Şeytan ve Dostlarının En Etkili ve En Yaygın Kandırma Biçi...

> Şeytanın, Sırât-ı Müstakîm Üzerine Oturup Dört Yönden Yaklaşarak ...

> “Yeni 28 Şubat”a Rağmen Allah Yolunda Sabırla Yürümeli ve Asla Ko...

   
 
Hesap İsmi: İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı
Para Cinsi: Türk Lirası (TL)
Şube/Hesap: Kızılay Şub. / Hesap No: 2000614-4
IBAN: TR550020300002000614000005
En Çok Okunanlar

Anasayfa  >   CUMA HUTBELERİ  >  2019
 
Hutbe: Helâl Yeyin, Helâl İçin ve Haram’ın Her Türünden Sakının
Tarih: 27/12/2019
   


“Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları hakimlere (rüşvet olarak) vermeyin.” (Bakara: 188)

Hutbe: Helâl Yeyin, Helâl İçin ve Haram’ın Her Türünden Sakının
“Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları hakimlere (rüşvet olarak) vermeyin.” (Bakara: 188)

Okumuş olduğum bu âyet, çok büyük bir hukûkî ve sosyal esası içine almaktadır. Bu öyle bir sosyal hayat tesisinin başlangıcıdır ki buna riayet eden insanlar, mahkumluk bağından kendilerini kurtararak mutlulukla yaşarlar, zalimlerin zulüm pençesine düşmezler. Ancak bunu hakkıyla tatbik edebilmek sağlam bir irade ile teslimiyet, itaat ve ihlasla yani takvâ ile mümkündür.
Âyet-i Kerime’de hitap Müslümanlara yöneliktir. Birbirlerinin mallarını haksızlıkla yemeleri ya da başkalarının mallarının bir bölümünü yemek için haksız yere, bile bile yöneticilere peşkeş çekmeleri yasaklanıyor ve bunun ne büyük bir günah olduğu vurgulanıyor.
Âyet-i Kerime’nin yasama nitelikli yeni bir bölüm olduğu açıktır. Evet, âyetin akışından hitabın mü’minlere yönelik olduğu anlaşılıyor. Ancak ifadenin mutlak oluşu, kalıcı bir direktif ve bütün insanları kuşatan evrensel bir mesaj içerdiğini vurgulamaktadır.
Bu âyet-i kerime borçlu olduğuna dair bir delili olmayıp da bunu inkar eden birisi hakkında nazil olmuştur. Adam, haram yediğini, haksız olduğunu bile bile kadı huzuruna çıkmak istiyordu. Adama “zalim olduğunu bildiğin halde, kadı huzuruna çıkıp kendini müdafaa etme!” denilmiştir.
Sahih-i Buharî ve Müslim’de varid olduğuna göre; Ümmü Seleme, Rasulullah (S)’in şöyle dediğini rivayet ediyor: “Şüphesiz ki, ben de sizin gibi bir beşerim. Hasımlar benim yanıma gelirler, olabilir ki, biriniz diğerinden daha kuvvetli müdafaaya muktedir olur da, haksız olduğu halde onun lehine hüküm vermiş olabilirim. Kimin bu hareketinden dolayı hakkında bir hüküm vermişsem, bilsin ki o, ateşten bir parçadır. İster onu taşısın, isterse onu bıraksın. Bunun üzerine adam davasından vazgeçti ve arazisini asıl sahibine iade etti.”
Böylece Rasulullah (S), davalar hususunda, onları bildikleri hakikatlerle baş başa bırakıyor. Hakimin hükmü, haramı helâl kılmaz; helâlı da haram kılmaz. Hüküm dış görünüşe göre verilir. Günahın aslı hile yapana aittir.
Kısasta, vasiyette ve oruçta olduğu gibi, muhakeme ve mal hususunda da İslâm, meseleyi takvâya bağlıyor. Bütün bunlar ilâhî nizamın birer cüz’üdür. Ve hepsinde takvânın hakim olması gerekir. Bu ilâhî nizam, bir birlik halindedir. Asla bölünüp parçalanamaz. Bu nizamın bir tarafını alıp, bir tarafını atmak, Kur’an’ın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr etmek gibidir.
Hutbemin başında okuduğum âyet-i kerimede, yalan şahidlik, yalancılık, suret-i haktan görünen batıl delil, kandırma amaçlı iddia, bile bile hakkı batıl, batılı da hak göstermeye yönelik söz cambazlığı yasaklanmıştır. Âyet’in içerdiği direktif ve yasaklayıcı ifade son derece etkileyicidir. Aynı zamanda Kur’an’ın hakkı egemen kılmaya, yerleştirmeye, insanlar arasında adaleti yaymaya, batılı, haksızlığı, düzenbazlığı ve yalancılığı bertaraf etmeye ilişkin genel misyonu ile de örtüşmektedir. Aynı etkiyi Peygamberimizin konuya ilişkin ifade ettiğimiz hadisinden de anlıyoruz. Böylece Kur’ânî direktifle nebevî uyarı, her zaman olduğu gibi bir kez daha örtüşmüştür.
Muamelelerinizde birbirinizin malına ve hukukuna iyi riayet ederseniz, yaptığınız anlaşma ve sözleşmelerde haksızlıktan, tartışmaya sebep olacak ve işi mahkemelere düşürecek bozuk şartlardan sakınırsanız; hâkimlere, hükûmetlere boyun eğmekten kurtulursunuz.
İslâm, servet kazanma ve geçimi temin etmede, helâlle haramı birbirinden önemle ayırır. Bir taraftan özgür bir şekilde hayatını kazanması için insanlara gayret ve çalışma yolunu açar, insanın alın teri ve bilek gücüyle kazandığının hepsini kendisi için meşru mülk kabul eder, öte yandan, iktisâdî çalışmalarda helâl ve haram sınırlarını da oluşturur. Bu esasın gereği olarak kişi, kelimenin tam manasıyla helâl yollardan rızık kazanmada özgürdür. Helâl yollarla dilediği gibi ve dilediği kadar rızık kazanması, mülkiyet elde etmesi meşrudur. Kazandığı servetin meşru sahibi olur. Hiç kimsenin, onun meşru mülkünü almaya, gaspetmeye hakkı yoktur. Bunun yanında haram yolla çok küçük miktarda da olsa kişiye servet elde etme, mülkiyet kazanma, çalışma gibi bir hak tanınmamıştır. İslâm, gayr-i meşru kazancı gerektiğinde zor kullanarak men eder. Meşru olmayan yollarla kazanılıp biriktirilen serveti, biriktirenin meşru malı olarak kabul etmez.
İslâm’ın haram kıldığı/yasakladığı belli başlı kazanç şekillerine gelince, bunlar; hıyanet, rüşvet vermek ve almak, gasbetmek, beytü’l-mal’den çalmak, hırsızlık yapmak, zina, fuhşun oluşumuyla ve reklamıyla ilgilenmek, alkollü içkiler imal etmek, faiz, kumar, bahis, hile ve aldatmaya veya zor ve cebre dayanan, ısdırap, düşmanlık ve münakaşaya yol açan veya topluma zarar veren alış-veriş çeşitleri ve stokçuluktur. İslâm, insanların çoğunu kullanma hakları olan mallardan uzaklaştıran veya mahrum eden stokçuluğu kesinlikle yasaklar. Bu haram yolların dışında insanın kazandığı bütün servet helâldir. Sermayesini artırmak için meşru kazancını kullanmak hakkı olduğu gibi, ondan bizzat kendisinin faydalanması veya onu hibe ve sadaka yoluyla başkalarına devretmesi de kişinin tabii haklarındandır. Bu meşru serveti, kişi kendisinden sonraki mirasçılarına bırakma hakkına da sahiptir. Burada şu vurgulanmalıdır; meşru olmak şartıyla servete bir tavan sınır oluşturulmaz. Bir mü’min, olabildiği kadar zengin olabilir. Tabii ki helâl yollardan olmak şartıyla, bir de İslâm toplumuna ve devletine şöyle veya böyle zarar vermemek şartıyla.
Fakat burada şunu da özellikle belirtmeliyiz ki, İslâm’ın getirdiği kazanç yolları toplumda tam anlamıyla bir kutuplaşma oluşturacak şekilde sonsuz zenginliğe de uygun ortam sağlamaz.
27.12.2019
Hazırlayan: Emrullah AYAN

Bu içerik 181 defa görüntülendi.
 
 
CUMA HUTBESİ YAZARI

Emrullah AYAN
  Diğer Cuma Hutbesi Yazıları

 
 
Yorumlar
Yorum Ekleyin
Adınız Soyadınız
e-Posta Adresiniz
Başlık
Yorum
Kalan karakter sayısı : 6000
Güvenlik Kodu
 
 
Copyright © 2013 İLKAV - İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı
Strazburg Caddesi No:18/4 SIHHIYE/ANKARA
Telefon :  +90 (312) 229 79 76 e-posta:  iletisim@ilkav.org
İLKAV Teknik Komisyon