Bismillahirrahmanirrahim
Değerli kardeşlerim!
Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi sizlerin ve bütün dünya Müslümanlarının üzerine olsun.
Kardeşlerim, bildiğiniz gibi her hafta devam ettirmekte olduğumuz yoldaki işaretler veya temel ilkeler konusuna devam ediyoruz. Ama ondan önce de, İslam coğrafyasındaki ve ülkemizdeki gündemi konuşmamız gerekiyor. Maalesef, bölgemizde kan ve gözyaşı sürüyor. Emperyal projeler çerçevesinde, işgal, sömürü ve katliamlar İslam coğrafyasında süreklilik arz ediyor. Gazze’de tam bir kuşatma gerçekleştiriliyor. Müslümanlar Gazze’de sürekli saldırıya uğruyorlar. İsrail terör ordusu en son, Bureyc ve Meğazi mülteci kamplarına saldırdı. Kamp yakınlarında çetin bir direnişle karşılaştılar. Elhamdülillah, Müslümanlar direniyor. Ama maalesef, ağır silahlarla teçhiz edilmiş terörist İsrail ordusunun ölçü, hukuk ve hudut tanımayan azgın askerleri, eşit silahlara ve imkanlara sahip olmayan mazlum Filistin halkından onbir kişiyi şehit ettiler. Ve çok sayıda yaralanan var. Bu süreçte, İsrail’le FKÖ arasında tam bir iş birliği ve tam bir yardımlaşma, dayanışma gerçekleşiyor. ABD ve AB nin desteği de, İsrail ve işbirlikçisi Abbas yönetiminin arkasında yer alıyor. Sonuçta bir avuç Müslüman’a her taraftan emperyalist güçlü devletler ve onların bölgedeki işbirlikçileri Abbas yönetimi ve İsrail birlikte saldırıyorlar. Mazlum Müslüman Filistin halkını, gerçekten çok büyük acılara muhatap kılıyorlar, çok büyük ıstıraplar yaşatıyorlar. Bütün bu saldırı ve kuşatmalara ilaveten, Abbas’a ve yandaşları laik ulusalcı Filistinlilere büyük yardımlar yapılırken, Müslüman Filistin halkı, açlıkla, sefaletle imtihan ediliyor. ABD, AB ve İsrail’in doğrudan yardımları yanında, Filistin halkının hakkı olan vergiler de, İsrail tarafından Abbas yönetimine veriliyor. Abbas’ın tayin ettiği gayri meşru bir hükümet var, bu hükümet laik ulusalcı çizgiyi temsil ediyor. İşte bu hükümet ve Abbas, “küfür tek millet” sözünü ispatlarcasına, ABD, AB ve İsrail’le birlikte Müslümanlara kan kusturuyorlar. Otuz bine yakın Müslüman Filistinlinin maaşları ödenmiyor. Çalışanların, görevlilerin maaşları hamasın iktidara gelişinden beri ödenmiyor. Büyük darlıklar, sıkıntılar var, açlık ve sefalet var. Bir taraftan da en vahşi silahlarla saldırılar gerçekleştiriliyor. Katliamlar yapılıyor. Bütün bunlar bizim süreklilik arz eden ıstıraplarımızdır. Allah rızası için, bu kardeşlerimize dua etmemiz lâzım. İmkanlarımız varsa, maddi, manevi imkanlarımızı seferber edip, o kardeşlerimize ulaştırmaya çalışmamız lâzım. Bir taraftan, bu alanda görev yapan yardım kuruluşlarının yardım toplama çalışmalarına destek vermek, diğer taraftan da kardeşlerimizin haklı davalarını kamu oyuna anlatıp, halkımızı mazlumlara destek vermeye teşvik etmek gerekir.
Bunlara ilaveten, Irak’ta, Afganistan’da, her tarafta aynı sıkıntılar sürüyor. İslam coğrafyasının neredeyse her yanında işgal, istila, sömürü, işkence, tecavüz ve çok boyutlu zulümler ve vahşi katliamlar, emperyalist küfrün küresel dayanışması ve güçbirliğiyle sürdürülüyor. İslam dünyası ise, Kur’an’dan ve Resulün (s) güzel örnekliğinden kopmayla düştüğü dağınık ve zelil konumu sorgulayıp tekrar izzetli günlerine dönüş konusunda sorunlar yaşamaya devam ediyor. Elhamdülillah, yine de, kaynağa dönüş, ıslah ve ihya çabası içindeki öbekler samimi mücadelelerini ihlasla sürdürüyorlar. Bu tevhidi öbekler, Kur’an nesli yetiştirme projesi istikametindeki ümmeti vahiyle yeniden inşa etme yolunda yeni umutlar yeşertme fonksiyonu görmeye devam ediyorlar.
Değerli kardeşlerim!
Türkiye’ye dönecek olursak. Askeri aristokrasinin öncülüğündeki egemen oligarşik/bürokratik diktatörlük İslam düşmanlığını, büyük sermaye, medya, yargı ve derin çetelerin desteğinde sürdürüyor. Biliyorsunuz, ondört yıl önce Başbağlarda bir katliam yaşandı. Ondan üç gün önce de Sıvas’ta bir grup solcu aydının ölmesine yol açan insanlık dışı provokatik olaylar yaşanmıştı. Biliyorsunuz ki, Sıvas’ta ölenlerin yakılarak öldürüldükleri büyük bir yalan. Ölenlerin hiçbirisi yanmadı ve yanarak ölen de yok. Ancak, bir yandan alakaları olmadığı halde, alçakça bir iftira ile olay Müslümanların üzerine yıkılıp, İslam düşmanlığı için istismar edilirken, diğer yandan da asla tasvip etmediğimiz bu öldürme olayına daha trajik bir veche kazandırmak amacıyla “yakılarak öldürüldüler” “diri diri yakıldılar” yalanı üretildi. Halbuki, otelden tahliye edilmeleri bizzat devlet güçleri tarafından engelleniyor, içeride kalmaları temin ediliyor ve dumandan boğuluyorlar. Ancak, utanmadan Müslümanlar tarafından “diri diri yakıldıkları” yalanı halen sürdürülmektedir. Halbuki, bir derin devlet operasyonu olma ihtimali çok yüksek olan bu provokasyonda insanlar dumandan boğularak ölmüşlerdi. Tabii ki, biz hangi şekilde olursa olsun haksız yere öldürülmelerini tasvip etmiyoruz. Kim olursa olsun, bir cana haksız yere kıymanın, bütün insanlığın katledilmesi anlamına gelen bir büyük haksızlık ve zulüm olduğuna inanıyoruz. Bu bağlamda, Sıvas’ta devlet gözetiminde gerçekleştirilen ve gerçek failleri bulunamayan bu katliamı da kınıyor, protesto ediyoruz. Ancak, büyük ihtimalle derin devlet çetelerinin bir provokasyonu olduğu halde, haksız yere Müslümanların üzerine yıkıldı ve Sivasta bir grup Müslüman o yıldan beri yaklaşık ondört yıldır haksız yere hapiste tutuluyorlar. Aslında bu olay vesilesiyle, Sivaslı Müslümanların bir kısmına temsili bir ceza verildi. Bu temsili, ağır ve haksız ceza ile Müslümanlar korkutulmak, ürkütülmek, baskı altına alınmak, sindirilmek istendi. Sıvas’ta, İslam’a yönelik bir saldırıyı, hakareti protesto etmek için doğal bir refleksle, haklı bir itirazla meydanlara çıkıp sivil bir protesto gerçekleştiren insanlar kare kare tespit edildiler ve alakaları olmadığı halde, provokatörlerin çıkardığı yangın bunların üzerine yıkılıp suçlu ilan edildiler.
Bildiğiniz gibi, ABD’de Hudson’da generallerin de katıldığı bir toplantıda ne konuşuluyordu. Türkiye’de Anayasa Mahkemesi Başkanına yönelik bir suikast yapılacağında, Beyoğlu’nda bomba patlatılıp 50-60 kişinin ölmesi halinde neler yaşanacağına dair bir senaryo konuşuluyor. Böyle bir vahşet senaryosunun sonunda neler olabileceği tartışılıyor. Kimlerle, Amerikalılarla, CIA ajanlarıyla, MOSSAD’la, Talabani’nin oğluyla oturup Türkiye’nin generalleri bunları konuşuyor. Allah korusun, bu tür bir vahşet senaryosu gerçekleştiğinde ne yapacaklardı? Mesala Anayasa Mahkemesi Başkanına bir suikast yapıldığında, tıpkı ulusalcı kuvay-ı milliyeci, vatansever örgütlerince işlendiği anlaşılan Danıştay katliamının hemen “irtica” adı altında Müslümanlarla ilişkilendirildiği gibi, yine vay “irtica hortladı” Anayasa Mahkemesi Başkanı 367 kararına imza attığı için “irticacılar tarafından öldürüldü” diyeceklerdi değil mi? İşte bu ülkede yıllardır, derin çetelerle böyle alçakça, böylesine haince provakasyonları yapıyorlar. Ondan sonra da Müslümanlar yaptı deyip, Müslümanları suçlayıp baskı altına alıyorlar, zulmediyorlar. Bu hep böyle oldu. İşte, Sivas’taki provokasyon da böyle gerçekleştirilip, bazı Müslümanların üzerine yıkıldı. Sivas’taki bu alçakça provokasyondan üç gün sonra Başbağlar köyünü basan silahlı 100 kişi başbağlar köylülerini sadece dindar oldukları, kadınlarının başları örtülü ve namaz kılıyor oldukları için vahşi bir saldırıyla katlettiler. Bundan başka hiçbir “suç”ları (!) yoktu. Sıvas’taki olayla herhangi bir ilgileri de yoktu. Ama katiller Sıvas’ta ölenlerin sayısına denk 33 masum insanı kurşunlayarak öldürdüler. O gün bugündür, devlet içi çetelerin provakasyonu olduğu büyük ihtimal olan Sivas’taki katliamdan, Devletin ve ihmali olan devlet görevlilerinin sorumlu tutulmaları gerekirken, sürtekli Müslümanlar ve İslam suçlanmaya devam ediliyor. Gerçek sorumlularla laiklik ve ulusalcılık ortak paydasında buluşan sözde solcu ve devrimcilerce, olay büyütülerek, abartılarak, İslam düşmanlığı amacıyla istismar edilmeye devam ediliyor. Bu kadar haksız cezalar verilmiş olduğu halde bununla bile yetinmeyerek, Müslümanların daha büyük ceza almaları için ve kimi tahliye imkanlarından da faydalandırılmamaları için kine dayalı özel çabalar gösteriliyor. Aydın, muhalif, sosyalist, devrimci olduğu iddia edilenlerin ortaya koydukları bu ahmaklık ve gözü dönmüşcesine sürdürülen kin, gerçekten ibret verici boyutlara ulaşmış bulunuyor. Ama bir taraftan da Başbağlar’da otuz üç kişi, hiçbirşeye bulaşmamış oldukları halde, tamamen haksız yere öldürülmesine rağmen kimsenin umrunda değil. Kimse bunun hesabını sormuyor. Bu masum insanların katilleri nerededir? Bu vahşeti gerçekleştirenlerden henüz birkişi bile yakalanmış ve ceza almış değil.
İşte Türkiye böyle bir ülke, hukuksuzluğun, keyfiliğin, haksızlığın, adaletsizliğin bu derece hakim olduğu, çetelerin devlet desteğinde bu derece cüretkar olabildikleri, vatandaşını utandıran bir ülke. Ben Dünyada, Türkiye’deki egemen sistem kadar hukuk ve ahlak tanımayan, katil, sömürücü, adaletsiz düzeniyle, vatandaşının başını utançla yere eğdiren bir başka ülke tanımıyorum. Böyle çirkin, böyle hukuksuz ve ahlaki değerlerini çürütmüş, halkının değerlerine bu derece düşman ve saldırgan, halkına bu derece zulmeden bir düzeni dünyanın hiçbir yerinde görmedim. Ama maalesef böyle bir ülkede yaşamak zorundayız, çünkü bu topraklar bizim dedelerimizden kalmış emanetimizdir. Bu ülke bizim ve burada yaşayacağız, gidecek başka yerimiz de yok. Böyle olunca da, maalesef böyle bir sistemin hakimiyetinde zelil bir şekilde yaşamaya da mahkum oluyoruz. Neden? Çünkü üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmediğimiz için, çeteler ve onları koruyup yönlendiren darbeciler daha çok azgınlaşıyorlar. Bakın TBMM başkanı Arınç’ın gizli görüşmelerini yaptığı odasına bile gizli kamera koymuşlar ve dinlemeye almışlar. Yeni çıkıyor ortaya. Kim bunlar? Meclis başkanı konumundaki bir insan, bu kadar güçlü bir oy desteğiyle iktidar olmuş olanlar odalarını bile bu darbeci ve çetecilerden korumaktan acizler. İşte böylesine kuşatılmışlar, iktidar falan da değiller. Ne kadar yanlış bir yolda uğraşıp oyalanıyor insanlar. Bu yolla bir yere gelinemediği, özgürlük ve adalet konusunda bile bir mesafe alınamadığı apaçık ortaya çıkıyor. Sen TBMM başkanısın ve sözde kağıt üzerinde Türkiyenin 2. Adamısın ve odanı korumaktan da, hanımının başörtüsünü korumaktan da acizsin. Başbakan da aynı kuşatılmışlığa mahkum. Sözde Türkiye’nin ikinci ve üçüncü adamı oluyorlar, ama asla iktidar olamıyorlar. Bunların odasına kim giriyor? Kim gizli kamera yerleştiriyor? Kim meclis başkanını takip ediyor? Kim başbakanı ve bakanları dinliyor, fişliyor ve onlara suikast planları hazılayan asker kökenli çeteleri kim koruyor? “İyi çocuklar”ın suçlarını kim ve neden örtbas ediyor? Bu nasıl bir devlet, devlet içi çeteler ve darbeciler işte bu kadar cüretkarlar, meclis başkanının odasına kadar giriyorlar, başbakan ve bakanları takibe alıp fişliyorlar.
Değerli kardeşlerim!
Bir “Vatanseverler” çetesi yakalandı biliyorsunuz. Zaten nedense, çetelerin, mafyanın hepsi “vatansever”. Evet, ne kadar çete, ne kadar hain, ne kadar mafya ve soyguncu, ne kadar çete seven varsa hepsi “vatansever”. Ne kadar Allah’tan korkan, ne kadar adil, ne kadar özgürlük isteyen insan varsa da, bunlar tarafından hepsi vatan haini sayılıyor. Lügatlar çıldırdı. Vatan haini ve vatansever birbirine karıştı. Vatanseverin yerine vatan haini geçti. Vatan hainin yerine vatansever geçti. Elhamdülüllah ki “vatansever” (!) değiliz. Çünkü “vatanseverler” anasını ağlatıyor toplumun. “Vatanseverler” çetecilik yapıyor, kan döküyor. “Vatanseverler” bombalarla yakalanıyor. “Vatanseverler” dolandırıcılık yapıyor, halkın, yetimin hakkını talan ediyorlar. “Vatanseverler” hırsız, “vatanseverler” soyguncu, “vatanseverler” katliamcı, “vatanseverler” provokatör, “vatanseverler” darbeci, nasıl iş bu? Kavramlar çıldırdı, lügatlar çıldırdı. Böyle başka bir ülke var mı dünyada. Kıbrısa “barış harekatı” adı altında çıkıyorlar savaş yapıyorlar. Savaşla barış birbirine karıştı. Barış adı altında savaş, vatanseverlik adı altında vatan hainliği, gerçekten insanın ne diyeceğini bilemediği ibretlik bir manzara ile karşı karşıyayız. Ne kadar ulusalcılık yapılıyorsa, aslında arka planda o kadar emperyalist seküler Batı kültürünün savunucuğu yapılmaktadır. Bu ülkede öteden beri, ulusalcılık adı altında hep Batılı emperyalist devletlerin işbirlikçiliği yapılmıştır. Diğer taraftan, ne kadar “Cumhuriyetçi”lik iddiasında bulunuluyorsa, aslında o kadar “Cumhur” karşıtlığı, halk düşmanlığı yapılmakta, bu yüzden Cumhurbaşkanını halkın seçmesine bile karşı çıkılmaktadır. “Halkçılık” adı altında da hep “halka rağmen”cilik esas alınmış, “çağdaşlaşma” adı altında hep halkın değerlerine ve İslami kimliğine düşmanlık yapılmış, onunla savaşılmıştır. “Laiklik” adı altında da, batılı anlamda laikliğe aykırı bir biçimde dini devlet denetimine ve istismarına terk eden “bizantinizm” esas alınmıştır. Sözde laiklik adına, bütün dinlere eşit uzaklıkta durup, hepsine özgürlük tanıyan bir devlet oluşturmak yerine “irtica” adı altında İslam’ı tehdit ve düşman ilan eden politikalar güdülmüş, İslam dinini ve Müslümanları laik devletin tahakkümü ve denetimi altına alan ve İslam’ı yozlaştırarak “resmi din” oluşturmaya çalışan, baskı ve yasaklarla İslamın eğitimini almayı ve yaşamayı imkansızlaştıran zulüm politikalarının altına imza atılmıştır. “Solculuk” ve “devrimcilik” adı altında da hep “sağcı” ve ulusalcı, statükocu, değişimi, gelişimi ve özgürleşmeyi engelleyen politikalar takip edilmiştir. Tıpkı taklit ettikleri emperyalist Batı devletlerinin, “demokratikleştirme”, “özgürleştirme” adı altında İslam coğrafyasının bir çok bölgelerinde, işgal, istila, sömürü ve katliamlar gerçekleştirmeleri, despot ve kukla yönetimler oluşturmaları gibi.
Görüldüğü üzere, barış adı altında savaş , vatanseverlik adı altında vatana ihanet, ulusalcılık adı altında emperyalist devletlerle işbirliği ve emperyalist kültürün bağnaz savunuculuğu, halkçılık adı altında halk düşmanlığı, Cumhuriyetçilik adı altında Cumhura tahakküm eden oligarşik despotizmin egemen kılınması, bütün dinlere eşit uzaklıkta duran ve eşit özgürlük tanıyan laik devlet adı altında İslam düşmanlığı ve bizantinizmin esas alınması, devrimcilik adı altında sömürücü statükonun savunulması, demokratikleştirme ve özgürleşrtirme adı altında despotizmin savunulması, işte tüm bunlar egemen sistemin sahtekar karakterini ortyaya koymakta ve kavramları tahrif edip tersi anlamlara dönüştüren zulme dayalı yeni lugatını oluşturmaktadır. Böyle çirkin, böyle hukuksuz, böylesine ikiyüzlü, sahtekar, aldatma ve yalan üzerine kurulu ahlaksız bir sistem dünyanın neresinde var Allah aşkına?
H. B. isimli bir adam yakalanmış “Vatansever Kuvvetler Güç birliği”nde, yaptıkları hukusuzluklarla ilgili ifadesini almak isateyen polislere diyor ki, “devlet güvenliğiyle ilgilidir konuşamam”. Yasaları çiğneyerek, halka ve halkın hayati çıkarlarına zarar verenler, suç işleyerek gerçek anlamda “vatana ihanet” edenler, çetecilik, soygunculuk yapanlar, Susurluktan Şemdinliye, Atabeylerden Ümraniyeye, Kuvvacılardan Vatanseverlere tüm çeteler, her türlü şiddeti kullanıyorlar, hukuksuzluk ve keyfilik için devlet imkanlarını kullanıyorlar, ama sorguya alındıklarında, “devlet sırrıdır” yada “devletin güvenliğiyle ilgilidir konuşamam” diyorlar. İşte devlet çetelerle bu kadar iç içe geçmiştir. Çetecilik, devletin bütün yapısına ve kurumlarına sinmiştir. Bu “Vatansever kişi”nin halen görevde olan üst rütbeli subaylarla yaptığı görüşmelerde, askeri büyük ihaleleri yönlendirdiği, basında yer aldığına göre, şu ihaleyi şu şirkete verelim, bu ihaleyi bu şirkete verelim, ötekini de şu şirket alsın yönlendirmelerini yaptığı tespit edilmiş bulunuyor. Polisin tespit ettiği hususlar bunlar. Bu vatanseverin, Irak ve Suriye’deki silah tüccarlarıyla da uzun namlulu makinalı tüfek alımı için pazarlık yaptığı belirlenmiş. Ve bu silahların nereye gittiği araştırılıyor şimdi. PKK bir trene saldırı düzenlemişti ve silah, cephane taşıyan bu trende bir patlama olmuştu. O zaman bunlar büyük bir korkuya kapılmışlar. Telefonlarının dinlenmesinden anlaşıldığına göre, bu silahlar bizim silahlar mı diyorlarmış. Bişte bu vatanseverler, Türkiye içinde gayri resmi, gayri hukuki, keyfi bir biçimde hareket edip, silah nakli ve silah kaçakçılığı, ihale yolsuzluğu ve soygunlar yapabiliyorlar. İşte bu “vatanseverler” Mersin’de de bir iş adamını kaçırmışlar ve 400.000 YTL’lik senet imzalatmışlar. “Vatanseverlerin” işlediği suçlara bazı askerlerin yanı sıra yargı ve emniyet mensuplarının da katıldığı basında yer alıyor. Tüm bunları düşündüğünüzde, ülkenin ve toplumun nasıl yozlaştırıldığını, çok boyutlu ve derin bir çürümenin başta güvenlik kurumları olmak üzere devletin bütün kurumlarını nasıl kuşattığını görüyorsunuz. Hukuk, adalet ve ahlak bakımından bitmiş/bitirilmiş ve dibe vurmuş bir ülkede yaşıyoruz. Bildiğiniz gibi bu vatanseverler, darbecilere destek için mitinglere gidiyorlardı, bayrak mitingleri düzenliyorlardı. Bir de bayrakları büyütme yarışı başladı biliyorsunuz. Bir büyük bayrak yarışıdır gidiyor. Bayrak büyüdükçe ve taşınan bayrak sayısı arttıkça, “vatanseverlik” perdesi altında gerçekleştirilen soygun, provokasyon, şiddet, terör, baskı ve zulüm de o kadar büyüyor ve katlanıyor. Daha büyük ve daha çok bayrak, daha büyük soygunları, daha büyük ihanetleri, daha büyük çeteleri kamufle etme fonksiyonu görüyor. Yani yaptıkları yolsuzlukları, haksızlıkları, rüşvet, suistimal gibi tüm kötülükleri “büyük bayrak” ve “vatanseverlik”le örtmeye çalışıyorlar. Kötülüklerin en büyüğünü yapanlar en büyük ve en çok bayrak taşımaya çalışıyorlar. Yüzlerce metre uzunluğundaki bayrağı taşımakla övünen bu “vatansever”ler mitinglere ulaşmak için kullandıkları otobüscüleri bile dolandırmışlar. 250 metrelik bayrağın nakliyesinde kullandıkları kamyonun şöförü diyorki, “beni dolandırdılar, nakliye parası olarak anlaştığımız 700 YTL’yi ödemediler”. Adamlar dolandırmaya o kadar alışmışlar ki, o 250 metrelik bayrağı taşıttıkları nakliyecinin parasını bile ödememişler. Adam polise başvurmuş paramı ödemediler diye.
Değerli kardeşlerim!
Bu bayrakçılar, bu vatanseverler, bir de Mersin’de “bayrak mitingi” yapmışlardı. Bunların organizatör üyelerinden birisinin konuşmaları dinleniyor polis tarafından. Bu şahıs, bazı rütbeli askerlerle yaptığı görüşmelerde Diyarbakır’da yapacakları mitinge asker desteği istemiş. Ve şunu demiş bir telefonda, “Mersindeki mitingde kolordudaki askerleri sivil kıyafet giydirip yürüttük. Diyarbakırda da yürütelim”. Bakın o mitinglerdeki kalabalığı nasıl temin ediyorlar. Mersindeki mitingde Kolordudaki askerleri sivil giyidirip yürüttük, Diyarbakırda da yürütelim diyorlar. Şu hale bakın ordu ne halde, asker ne halde, çeteci vatanseverler, vatan hainleri hepsi birbirine girmiş durumda. Görevdeki askeri bürokratlarla çeteler bu derece rahat ilişkileri nasıl kurulabiliyorlar? Ayrıca, bakın “şehit” diye istismar ettikleri insanları bile dolandırmışlar. PKK ile çatışmada öldürülen bir subayın eşine gitmişler, kendisine verilen 100.000 YTL’lik bir tazminat varmış onu almışlar, üzerine de biz ilave edeceğiz ve sana ev alacağız demişler. Ev falan alınmadığı gibi 100.000 YTL de elinden giden kadın feryat ediyor. Bu vatanseverler “Şehit” dedikleri insanların cenazelerinde, “şehitler ölmez vatan bölünmez” diye slogan atarak siyasi istismar peşinde koşuyorlar değil mi? Ama aynı kişilere verilen tazminatı da dolandırıyorlar. Ne büyük ahlaksızlık, işte bu zihniyet bugün ülkeye egemen oligarşiyi oluşturuyor. Bugün Türkiye’de söz sahibi bunlar. Tam bir çeteler diktatörlüğü var Türkiye’de. Ne insan hakları, ne özgürlüğü, ne hukuku? Tam bir hukuksuzluk, keyfilik, çete ve soygun sistemi egemen ülkeye. Bakın basında yer alan polisin tespitine göre, bu “vatansever”lerin suçları şunlar; “yağma, ihaleye fesat karıştırma, zimmet, dolandırıcılık, tarihi eser kaçakcılığı, yasa dışı yardım toplamak, kaynağı belirli olmayan gelirlerle suç örgütünü finanse etme, devletin bağımsızlığını zayıflatmaya veya birliğini bozmaya T.C. hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye yönelik provakatif eylemler düzenlemek”. Düşünebiliyor musunuz, bütün bunlar vatanseverlerin işi. Adam kaçırdıkları, işkence yaptıkları, tabancayla adam yaraladıkları, mersin, ordu ve Bilecikte düzenlenen bayrak mitingleriyle “şehit” denilenlerin cenazelerinde provakatif eylem ve silah ticareti yaptıkları tespit ediliyor. Bu vatanseverler yakalandığında ise, yanlarında bir el bombası, beş değişik çapta ve markada tabanca ve bunlara ait şarjörler, dört av tüfeği, üç kurusıkı tabanca, 372 mermi, 274 av tüfeği mermisi, bir çelik yelek, 3 kelepçe, 1 jop, 2 adet gaz maskesi ve bir kısım devlet kurumlarına ait mühür ve soğuk damgalar, tarihi eser olduğu belirtilen iki kılıç, yağdanlık ve tablolar, çok sayıda çek senet ve makbuz, özel kuvvetler komutanlığına ait sahte kimlikler, sahte askeri kimlikler, basın kartı ve polis kimliği ele geçirilmiş. İşte bunlar atanseverler. Bazı üst rütbeli askeri personelle ilişkileri olduğuna dair bulgular da tespit edildiğini emniyet yetkilileri söylüyor.
Değerli kardeşlerim!
Basında yer aldığına göre, Polis, bunların bazı üst rutbeli askeri yetkililerlerle, şu anda görevde olan, (hani şu Türkiye de katliam provakasyonları yapılması senaryolarını konuşan generaller gibi olsa gerek), askeri görevlilerle ilgilerinin tespit edildiğini ve bu bulgular çerçevesinde söz konusu personel hakkında Genelkurmay Başkanlığına suç duyurusunda bulunulacağını açıklıyor. Genelkurmaya ve askeri savcılığa suç duyurusunda bulunsan ne yazar ki, Şemdinli’de bulunuldu da ne oldu, suç duyurusunda bulunan savcı linç edildi. Daha önce de, “kotrgerillla”nın varlığına dikkat çeken savcı Doğan Öz suikaste kurban gitti. Her zamanki gibi, neticede, onlar “iyi çocuklar”dır denilecek ve örtbas edilip geçiştirilecek. Ne yapılabildi ki bugüne kadar, Susurluk’tan Şemdinli’ye ne yapılabildi? Susurlukla ilgili iafadeleri alınmak isyenen generaller yasalaras rağmen tenezzül edip TBMM komisyonuna gitmeyi bile kabul etmediler ve kendilerine hiçbir şey de yapılamadı. Hortumlanan bankaların yönetim kurullarında yer alan emekli generallere de hiçbir şey yapılamamıştı. Atabeyler için ne yapılabildi? Üstelik bu çetenin içinde muvazzaf subaylar da vardı. Başbakana suikast planlarıyla yakalandılar. Hepsi serbest ve muhtemelen yeni provakasyonları kahkahalarla gülerek, içkilerini yudumlayarak planlıyorlardır herhalde. Sauna çetesi, Ümraniyedeki, Eskişehirdeki cephanelikler, Danıştay çetesi, Hrant Dink katliamını yapanlar, rahip Santoroyu katledenler, Malatyadaki misyonerleri katledenler hakkında ne yapıldı ki? Üstelik bunların hepsi de Müslümanların üzerine yıkılmaya çalışılmıştı. Hatırlayın kuyumcuları soyanlar kilolarca altın çaldılar. Üstelik bütün bu çetelerin önde gelenleri özel kuvvetlerden emekli veya firar etmiş halen de görevde olan tipler. Girdap operasyonunda tutuklanan vatanseverler güçbirliği üyelerinin, sürekli ilişki içinde oldukları ve bir numara diye adlandırdıkları ve kendisinden çok korktukları, çekindikleri bir kişiden bahsediliyor. Bunun İstanbul’da yaşayan emekli bir general olduğu iddia ediliyor. Danıştay katliamıyla ilgili oldukları iddia edilen vatanseverlerin başkanı Taner Ünal, Danıştay saldırısını, Ümraniye’de bir gecekonduda ele geçirilen silahlarla ilgisi olan emekli subay Muzaffer Tekin grubunun gerçekleştirmiş olabileceğini söylüyor. Halbuki, Cumhurbaşkanından Baykal’a, Danıştay yetkililerinden Kartel medyasına kadar pekçok çevre, ellerinde hiçbir delil olmadan ve aceleyle “laiklik karşıtı-irticai” bir eylem olduğunu iddia edip, utanmadan Msülümanları suçlayıvermişlerdi. Bugün ortaya çıkyor ki, bu katliam saldırısı da, bugüne kadar olduğu gibi yine ulusalcı, laik, Kemalist devlet içi çetelerin bir provokasyonundan başka bir şey değildir. Yani laiklik karşıtlarının değil, tam tersine laikliği ve devleti çok sevdiklerini iddia edenlerin işidir.
Değerli kardeşlerim!
Bir tarafta, devletin yetki ve imkanlarını da arkasına alan, en üstten korunan devlet içi çeteler var, diğer tarafta sokak çeteleri var biliyorsunuz. Sokak çeteleriyle, devlet çetelerinin farkını düşünelim. Sokak çeteleri ne yapıyorlar? Bir grup insan bir araya gelip organize oluyorlar, mafyalaşarak yasa dışı faaliyetlerle, haksız ve hukuksuz bir biçimde çek-senet tahsilatı, haraç vb. zorbalıkla menfaat temini yoluna gidiyorlar. Aynı işleri devlet içi çeteler de yapıyorlar hem de fazlasıyla. Devlet içi çeteler, bunlara ilaveten, halka yönelik katliamlar, provakasyonlar, suikastler, bomba patlatmalar da gerçekleştiriyor, ülkeyi kaosa sürükleyebiliyorlar. Üstelik tüm bu zulümleri, hukuksuzlukları ve katliamlari gerçekleştirirken, devletin gücünü de arkalarına alıp kullanıyorlar ve bu işleri yaparken zor durumda kaldıklarında da üst kademelerde bulunan, halen görevde olan kimi devlet yetkililerinin kendilerine koruma sağlamalarını da temin ediyorlar. Şimdi soruyorum. Sokak çeteleri mi daha tehlikelidir? Devlet içi çeteler mi daha tehlikelidir? Şüphesiz ki, devlet içi çeteler daha tehlikelidir. Hem devleti ve bütün kurumlarını kirletip batırmışlar, çürütmüşlerdir. Hem de toplumun çürümesine yol açmışlardır. Üstelik gerçekleştirdikleri bütün hukuksuzlukları devlet gücünü arkalarına alarak yapıyorlar. Ve bu tür devlet çeteleri giderek daha çok yaygınlaşıyor ve en üstlerden de korunarak daha fazla azgınlaşıyorlar.
Peki, değerli kardeşlerim!
Bunca çeteyi oluşturanların öncüleri, yöneticileri hep aynı kurumun emeklileri, yada az da olsa halen görevlilerinden oluşuyorsa, bunun bir anlamı yok mu? Bu durum, bu tür kurumlar hakkında bir takım şüphelere ve ıslah edilmesi gereken önemli zaaflar yaşadıklarına işaret olarak algılanması gerekmiyor mu? Tüm bunlar, bu kurumların da, komplekssiz bir biçimde artık açıkça masaya yatırılmasını ve ıslah amaçlı tartışılmasını gerektirmiyor mu? Bizim kamuya açık konferanslarımıza herkesin, her anlayıştan insanın katılması mümkün ve doğal olduğu halde, bu konferanslarımıza gelenlerden bazılarının, bizden bağımsız olarak ve bizim dışımızda farklı tercihler ve yöntemler çerçevesinde davranmaları, vakfımızın organize ve tercih etmediği farklı faaliyetler içine girmeleri de son derece doğal karşılanması gerekirken, üstelik bizim konferanslarımıza katılan ve üyemiz de olmayan binlerce insanın vakfımızdan ayrıldıktan sonra ki, hayatlarını bizim kontrol ve denetim altında tutma hak ve imkanımız da bulunmadığı, böyle bir sorumluluğumuz da olmadığı halde, bu tür insanlar vakfımızla alakasız faaliyetleriyle ilgili olarak sorgulanırken, sırf zaman zaman vakfımızın konferanslarına da katıldıkları için vakfımızla ilişkileri ve vakfımızın faaliyetleriyle ilgili bilgileri de haksız olarak sorgulanabilmektedir. Ama nedense, bütün çetelerin elebaşları TSK’dan emekli olmuş subaylardan oluştuğu halde TSK sorgulanmıyor? Üstelik, TSK disiplinin hakim olduğu, yıllar süren askeri eğitimle müntesiplerine aynı ölçüleri kazandıran bir kurum olarak, emekli olan müntesiplerinin bu kadar çok hukuksuzluğa bulaşmasından dolayı hesaba çekilmeyi ve sorgulanmayı da hak etmektedir. “Hukuk devleti”nde ne yaparsa yapsın tartışılmayan, sorgulanamayan, hesap sorulamayan “ilah” kurumlar olur mu?
Değerli kardeşlerim!
Kanaatimce, TSK’nın, seküler, pozitivist eğitim programlarıyla, müntesiplerini halkın değerlerine yabancılaştıran ve kendilerini halkın hizmetkarı değil de ülkenin ve devletin sahibi, efendisi konumunda görmelerine yol açan bir zihniyet aşılamasıyla sorgulanması gerekiyor. TSK’nın, 80 yıl öncesinin kimi pragmatik uygulamalarını Kemalizm ve Atatürkçülük adı altında doktrinleştirip, ideolojileştirerek, değişmez, değiştirilemez, tartışılmaz dogmalar haline dönüştürmesi ve bu dogmatizmi esas alarak, düşünmenin, akletmenin ve ilmin önünü tıkayan tutumuyla, gelişmeyi engelleyen, düşünceyi dondurup dumura uğratan eğitim sistemiyle sorgulanması gerekiyor. Ve işte bu dogmatik resmi ideolojinin, hayatın bütün alanlarını kuşatan bir hayat tarzı gibi taktim edilerek dinleştirilmesi sonucunda, geri konumda gördükleri halka bu tercihlerini silah zoruyla dayatmayı kendileri için hak sayan yaklaşımıyla sorgulanması gerekiyor. TSK’nın, müntesiplerini hukukun üstünlüğüne ve insan haklarına saygıdan uzaklaştırıp, gücün belirleyiciliğinde herşeyi değiştirmeye, anayasa ve yasaları bile çiğnemeye cevaz veren, yasalara aykırı bir biçimde siyaset yapmayı doğal karşılayan yasadışı alışkanlıklar kazandıran, gerektiğinde darbe yapıp halka tahakküm etmeyi de kendileri için hak kabul eden yapısıyla masaya yatırılması gerekiyor. Gerçekten bu ülkedeki gerginliklerin, kaosların, ekonomik, siyasal ve kültürel kriz, yolsuzluk ve çürümelerin, özgürlükleri yok eden, insan haklarını ihlal eden baskı ve yasakların çoğunun arka planında TSK’nın önde gelen generallerinin anayasa ve yasalara aykırı tutumları, siyasetin önünü tıkayan, halkı edilgenleştiren, sorunlara çözüm üretilmesini ve özgürlükçü değişimi engelleyen, baskıları, yasakları dayatıp sürekli darbeci ve çeteci üreten eğitim sistemi vardır, esas mesele buradadır.
İşte tüm bu kurumsal ve sosyal çürümenin, yozlaşmanın, hukuksuzluğun üzerine gidecek, hukukun üstünlüğüne inanan yürekli bir siyasi iradeye ihtiyaç vardır. İnanıyorum ki, TSK içerisinde de bu gidişten rahatsız olanlar, bu tür yozlaşma ve çürüme görüntüleri TSK’yı yıpratıp itibar kaybına uğrattığı için rahatsız olup ve ıslahtan yana olan iyi niyetli görevliler vardır. Onlar da, siyasi otaritenin hukuk içinde gerçekleştireceği bu ıslah çalışmasına destek vermelidirler. Dürüstlükten, adaletten, hukuktan yana olan ve bu tür çeteleşmelerin TSK’yı da lekelediğine, itibarını zedelediğine inanan TSK mensupları da bu ıslahat çalışmasına destek vermeli ve TSK’dan başlayarak devlet yapılanması, bütün kurumlarıyla topyekün ıslah amacıyla masaya yatırılmalıdır. Bu çürümüş ve bitmiş olan yapı yeniden, adalet, hak, hukuk ve özgürlük eksenininde yenilenmeye tabi tutulmalıdır. Asker bürokratların, ülkenin, halkın ve devletin esas sahibi ve herşeyin tek maliki gibi davranmayı bırakmaları ve maaşlarını ödeyen halkın hizmetkarı olduklarını, halka tahakküm etmek için, onun güvenliğini tehdit altına almak için değil, onun verdiği maaşla dıştan gelecek saldırılara karşı halkın güvenliğini sağlamakla görevli olduklarını anlamaları ve halkın ellerine verdiği silahı yine halka doğrultmanın hukuki de ahlaki de olmadığının bilincine varmaları, eğitim sisteminde ve örgütlenme tarzında yapılacak hukuk ve özgürlük eksenli değişiklikle temin edilmelidir. Bu köklü ıslahat yapılmadıkça, çeteleşmelerin, darbelerin, hukuksuzlukların önüne geçmek mükün olmayacak, var olan bataklık sürekli darbeci ve çeteci üretmeye devam edecektir.
Uluslararası Af Örgütü de bir rapor yayınlamış ve Türkiye’de güvenlik kuvvetlerinin karışmış oldukları işkence, kötü muamele, hatta cinayet vakalarının cezasız kalmaya devam ettiğini tespit etmiştir. Bakın güvenliği temin etmesi gerekenlerin güvenliği yok edişleri artık uluslar arası raporlarla da belegelenmiş bulunmaktadır. Güvenliği sağlamakla görevli kurumların emekli yada görevde olan kimi mensupları, güvenliğini sağlamakla sorumlu oldukları kendi halklarının haklarını ihlal ediyor, cinayetler işliyor, işkenceler yapıyorlar, kendi vatandaşlarına kötü muamele yapıyorlar, provakasyonlar gerçekleştiriyorlar, bombalar patlatmayı planlıyorlar, baskılar, yasaklar koyuyorlar, emperyalist devlerin yetkilileriyle kendi halklarına yönelik katliam senaryolarını konuşuyorlar.
Değerli kardeşlerim!
Çetelerin üzerine gidileceğine, çeteler üreten sistem ve kurumlar sorgulanıp ıslah çabaları gündeme alınacağına, maalesef çeteleri ifşa edip, çeteleşmeyi eleştirdiği için Vakit Gazetesi’nin yazarı Hasan Karakaya göz altına alınıyor ve 8 saat sorgulanıyor. Biliyorsunuz ki, daha önce de darbecileri ve darbe projelerini ifşa ettiği için Nokta Dergisinin üzerine gidilmişti. Darbecilerin üzerine gidileceğine, onlara hesap sorulacağına, onları ifşa edene yapılan baskı ve sorgulamalarla Nokta Dergisinin kapanmasına yol açılmıştı. Şimdi de Vakit Gazetesi yazar sekiz saat göz altına alınıyor ne için, bu çeteleşmelere dikkat çektiği ve bunlar olmasın, bu ülkenin insanları özgür olsun, adaletle yönetilsin, keyfilik ve haksızlık yerine hak ve hukuk geçerli olsun istediği için. İşte bu sebeple, Hasan Karakaya ve Nokta Dergisi’nin ve tüm bu adil ve özgürlükçü taleplerimizden dolayı bizim üzerimize geliniyor. Çeteler ve darbeciler ise, yeni darbelerin, yeni suikast planlarının, yeni provokasyon senaryolarının üzerinde çalışmalarını rahat ve özgür bir biçimde sürdürüyorlar. Biz bu ülkede, herkesin özgürlüğünü, herkesin adaletle muamele görmesini, herkesin insanca yaşama hakkına sahip olmasını, hangi inanç ve düşüncenin, hangi ırk ve sosyal sınıfın müntesibi olurlarsa olsunlar tüm insanların ve tüm toplumsal kesimlerin iyi komşuluk ilişkileriyle barış içinde bir arada yaşamalarını savunuyoruz yıllardır. Sürekli, herkes için adalet ve herkes için özgürlük istiyor, herkesin dilediği din ve düşünceyi özgürce tercih edip özgürce yaşamasına yol açacak adalet zeminini savunuyoruz. Gizlilik ve şiddetten uzak, merhamet, adalet ve hikmeti belirleyici kılan bir yöntemle, Allah’ın bütün kullarının, özgür iradeleriyle yapacakları özgür tercihlerini özgürce yaşamalarını ve tüm insanların bu imtihan dünyasında kendilerini özgürce gerçekleştirebilmelerinin önünün açılmasını istiyoruz. Buna rağmen, darbeciler ve çeteciler korunup, barış, özgürlük ve adalet isteyen bizlerin üzerine gidiliyor, baskı ve yasaklarla susturulmak isteniyoruz. Çeteler ise ortalıkta başı boş bir şekilde dolaşıyor. Zaman zaman bir kısmı göz altına alınıyor, ama bir yerlerden yapılan müdahalelerle kısa süre sonra serbest bırakılıyorlar, hatta bunlar yeni provokasyonların içinde bile yer alıyorlar. Yine bayrak üzerine ve vatanseverce (!) ölmeye öldürmeye yönelik yeminler ediyorlar, vatan haini listeleri yayınlıyorlar. Ve bütün bunların hesabı sorulmuyor/sorulamıyor. Aslında bu soyguncu ve katil vatanseverlerin “vatan haini” saydıklarının hepsine ödül dağıtmak lazım. Onların vatan haini diye tespit ettikleri ne kadar adam varsa, büyük ihtimalle bunlar özgürlük, adalet isteyen, insan hakları ihlallerine karşı çıkan iyi insanlardır.
Değerli kardeşlerim!
Bakınız, emniyet Hrant Dink cinayetini işleyen grup için bir yazı göndermiş mahkemeye. Ne diyor biliyormusunuz, bunlar bir örgütlü yapılanma değilmiş, terör örgütü değilmiş. Çünkü örgütlü bir iş olursa, biliyorsunuz cezası artıyor. Bu sebeple olsa gerek bunların bir arkadaş grubu oldukları resmen bildiriliyor. Emniyet yetkilileri ne kadar merhametliler değil mi? Bunu yazan Emniyet İstihbarat Daire Başkanı ne kadar merhametli bir insan, bütün bu işlerin kotarıldığı, bu katil “arkadaş grubunun” oluşturulduğu süreçte Trabzon’da emniyet müdürüydü. Allah’tan korkmak söz konusu değilse, hiç olmazsa hukuka saygılı olmalarını beklemek hakkımızdır. Sivas’taki insanlar tamamen doğal bir refleksle, organize olmayan toplumsal psikolojiyle, İslam’a hakaret edenleri ve provokatörce tahrikleri protesto etmek için şiddeti esas alamayan sivil bir yöntemle meydanlara çıkmış organizesiz halk topluluğu oldukları halde, üstelik oteli de onlar yakmadıkları halde, meydanda sivil bir protesto gerçekleştirenlerden bazılarını seçip örgütlü bir kalkışma gibi göstererek anayasal sistemi zorla değiştirmeye soktular ve idam kararı verdiler. Ama katliama odaklanmış, hatta bu amaçla silah eğitimi bile yapmış ve planlı ve organizeli bir biçimde Hrant Dink’i katletmiş olanları sadece bir arkadaş grubu olarak nitelendiriliyorlar. Hrant Dink de bu ülkedeki herkesin özgürlüğünü savunan, çetelere, darbelere ve faşist oligarşinin halka tahakkümüne karşı çıkan bir yazardı ve onun için öldürüldü. Bütün insanların özgür olmalarını istiyenler, herkese adalet isteyenler ve zulme, haksızlığa, çetelere, darbelere ve işkenceye karşı çıkıp, bütün toplumsal kesimlerin barış içinde ve özgürce bir arada yaşamalarını savunanlar, çetelerden ve ulusalcı katillerden daha tehlikeli kabul ediliyorlar. Biz de, ayrım gözetmeden bu ülkedeki herkes özgür olsun istiyoruz. Bu ülkedeki bütün ideoloji ve dinlerin müttesipleri özgür olsun, kimse kimseye kendi tercihini dayatmasın istiyoruz. Bütün ırkların müntesipleri, aynı haklarla ve aynı derecede özgür olsun istiyoruz. kimse kimseye zulmetmesin, haksızlık yapmasın, hakaret etmesin ve şiddete başvurmasın diyoruz. Sadece temel haklar ve hukuk geçerli olsun, keyfilik olmasın diyoruz. İdeolojik dayatmalar olmasın diyoruz.
Değerli kardeşlerim!
Aslında Türkiye’deki derin yapılanma bütün kurumlara sinmiş vaziyettedir. Bir de “derin yargı” konusu var ki, gerçekten en büyük ıstırap da yargı alanında yaşanıyor. İdeolojik taassup içindeki kimi yargıçlarca keyfi ve ideolojik kararların kolayca verilebiliyor olması, derin çetelerin kayrılmasına, çete düzenine eleştiri yapıp, özgürlük ve adalet isteyen düşünce adamlarının ise, hukuka ve hatta yasalara aykırı ideolojik kararlarla, haksız cezalara çarptırılmasına yol açabilmektedir. Öteden beri yargıda yaşanan ideolojik kadrolaşmayı bizzat CHP’li bakanlar ifşa etmişler ve binlerce savcı ve yargıcı CHP’nin ideolojisini benimseyenlerden atadıklarını açıklamışlardı. Ve bu açıklamaya yargıdan da hiçbir itiraz ve eleştiri gelmemişti. İşte CHP ideolojisi olan resmi ideolojinin bu mutaassıp kesiminden gelen yargıçların büyük çoğunluğu da verdikleri kararlara bu ideolojilerini yansıtmakta, bu sebeple, özellikle de siyasi davalarda ve düşünce suçları alanında büyük hukuksuzluklar, keyfilikler yaşanmakta, anayasa ve yasalar bizzat bu tür yargıç ve savcılarca çiğnenmekte ve kimse de hesap soramamaktadır. Yargı üzerindeki bir diğer ideolojik kuşatma da askeri bürokrasiden gelmektedir. Yargı büyük ölçüde askeri bürokratların öncülüğündeki oligarşinin tesiri altında olup, resmi ideoloji ve asker karşısında tam bir bağımlılık hali yaşamaktadır. Ülkenin sahibi ve maliki konumuna oturtulmuş ve resmi ideolojinin ilahı gibi algılanan asker ne derse, ne yaparsa yargıyı bağlamakta, hukuk adına herhangi bir itiraz bugüne kadar hiç gelmemiş bulunmaktadır. Bu sebeple askeri brifinglere koşarak gidip darbeci generalleri ayakta alkışlayan yargıçlar, bu brifinglerde yapılan yönlendirmelerle kararlar verebilmişlerdir. 12 Eylül darbesinde de, 28 Şubat darbesinde de, yargıçlar çoğunluk itibariyle imtihanı kaybetmişler, darbecilere saygı duyan, onlara tebrik ve takdirlerini sunan, onlarla aynı ideolojik tutumları sergileyen konumlarda bulunmaktan hukuki bir utanç duymamışlardır. Hatta, anayasanın silah zoruyla yürürlükten kaldırıldığı bu dönemlerde, kimi yargıçlar anayasasız bir ülkenin anayasa mahkemesi unvanını kazanıp, onurlu bir itiraz ve istifa yerine görevde kalıp maaşlarını almaya devam etmişler, hatta darbecileri ziyaret edip tebriklerini bile sunabilmişlerdir. Yargı o kadar askerin etkisi altındadır ki, askeri bürokratların açık suçlarını örtmek amacıyla yasaları bile görmezden gelebilmektedir. Mesela, 27 Nisan muhtırasıyla ilgili olarak açılan bir davada verdiği kararlarla Ankara 5. İdare Mahkemesi, Askeri Ceza Kanunun asker bürokratların “basına siyasi açıklama yapmasını”açık suç saydığı halde, bu siyasi muhtıra bildirisini, “idari eylem niteliğinde bir basın açıklaması” olarak vasıflandırıp doğal saymıştır. Bu tür ideolojik yargıçlar, devlet ve ideolojisi ile halk ve değerleri arasında tarafsız bir konumda durup, yasaları objektif bir tarafsızlıkla uygulamaktan çok uzakta durmuşlar, hep devlet ve ideolojisinin bağnaz tarafgirliğiyle, halkın ve değerlerinin aleyhine ideolojik kararları kolayca verebilmişlerdir. Kararlarına “halk yada millet adına” karar verdikleri ibaresini yazsalar da, aslında halka ve değerlerine tepeden bakan jakoben, elitist bir duruşla, hep devlet ve ideolojisi adına karar vermeyi tercih etmişlerdir. İşte, darbelere destekçi olmakta sakınca görmeyen, muhtıra ve brifinglerle yönlendirilmeye açık bulunan bu tür ideolojik yargıçlar, resmi ideolojiyi, modern ulus devlet ve kurumlarının yaptıkları hukuksuzlukları eleştirip özgürlük ve adalet isteyen düşünce adamlarına yönelik ise, anayasa ve yasaları çiğneme pahasına da olsa kolayca ideolojik kararlar verebilmektedirler. İşte zaman zaman çetelerle ilişkileri de ifşa olan bu derin yargının üzerine gidilmedikçe, darbecilerle, çetelerle bütünleşen, brifinglerle yönlendirilen derin yargı tasfiye edilmedikçe, devlet içindeki diğer derinliklerin aydınlanması ve tavsiyesi de, çeteleşmelerin, yolsuzlukların ve darbelerin önlenmesi de mümkün olmayacaktır. Bu sebeple, başta TSK ve Yargı olmak üzere bütün devlet yapılanmasında gerçekleştirilmesi gereken, hak, hukuk, adalet ve özgürlük eksenli köklü değişimin gerçekleşmesi için, bir taraftan siyasi kadroların yüreklendirilmesi ve bilinçlendirilmesi, bir taraftan da TSK ve Yargı içindeki, bu kötü gidişten ve bu tür keyfilik ve hukuksuzluklarla kurumlarının itibar kaybına uğramasından rahatsız olan, dürüst, erdemli ve hukuktan yana olan görevlilerin de ciddi çabalar sarf edip, siyasi kadroların bu ıslah çalışmasına destekçi olmaları gerekmektedir. Halkın da, meydanların gücünü kullanıp, bu adalet ve özgürlük eksenli değişime en büyük katılımla detsek vermesi gerekmektedir.
Değerli kardeşlerim!
İşte bu tür ideolojik derin yargıçlar, kendi içlerinden çıkan ve hiç değilse mevcut yasalara sadakat gösterip, yasaların objektif uygulamasından yana olan, şahsi ideolojisini, inancını kararlarına yansıtmayan dürüst yargıç ve savcıları bile hedef yapabilmekte, onların görevlerini objektif bir tarafsızlıkla yerine getirmelerine fırsat vermemeye ve yeri geldiğinde gözlerini kırpmadan bu tarafsız meslektaşlarını bile harcayabilmektedirler. Hele sistemin ilahları haline getirilen darbeci generallere yönelik iddianame hazırlamaya yada bunlar hakkında suç duyurusunda bunmaya teşebbüs eden savcılar yanmaktadır. Darbeci Kenan Evren ve arkadaşları için iddianame hazırlayan Adana Savcısı Sacit Kayasu, iddianamesi yırtılıp atılmakla bırakılmamış, görevden de atılmış, avukatlık yapma imkanı bile elinden alınmıştır. Askeri bir yapılanma olan “özel harp dairesi”ni “kontr gerilla” olarak ifşa edip üzerine giden Savcı Doğan Öz ise kısa süre sonra ölü bulunmuştur. Şemdinli çete davasının erdemli Savcısı Ferhat Sarıkaya da, asker çeteciler ve üst kademlerdeki irtibatlarını ve koruyucularını ifşa edince, üstelik bu provokatör çetelere “iyi çocuklar” diyen zamanın Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt için de suç duyurusunda bulununca, başına gelmedik kalmamış, Savcı bizzat kendi meslektaşlarınca neredeyse açlığa mahkum edilecek derecede lince tabi tutulmuş, davanın askeri mahkemenin şefkatli kollarına tevdii karara bağlanarak, yargıda çeteyi kurtarma operasyonları hız kazanırken, Şemdinli davasının mahkumiyet kararı veren yargıçları sürgün edilmiş, Yaşar Büyükanıt ise Genelkurmay Başkanlığına hem de bir ay öncesinden terfi ettirilmiştir. Daha önceki darbe sürecinde, Başbakan’a küfreden generalin yargılanmak yerine, “boşalma hakkını kullandığı” iddia edilerek terfi ettirildiği gibi. İşte darbecileri ve suç işleyen asker bürokratları, kendi dürüst ve tarafsız müntesiplerini harcayacak derecede bir taassupla koruyan ideolojik yargı mensuplarıyla, yolsuzluk, çete ve mafya davalarında çıkar ve dayanışma ilişkilerine girdikleri basına yansıyan ve resmi ideoloji tarafgirliğini de belki bu yaptıklarını kamufle etmek için kullanan kimi yargıçlar derin yargıyı oluşturuyorlar.
Gerçektende keyfiliğin, ideolojik tutum ve davranışların devletin bütün kurumlarına sindiği ve devletin bütün kurumlarında derin odaklar oluşturduğu ve bunların çetelerle de iş tuttuğu açıkça ortaya çıkmıştır. Gerçekten artık tuzun koktuğu boyutlara gelinen büyük, yaygın ve derin bir çürüme devleti ve toplumu kuşatmış bulunuyor. Bazı savcı, yargıç ve emniyet yetkililerinin basında yer alan haberlere göre, çetelerle işbirliği ortaya çıkartılmıştır. Ülkemizde, bütünüyle çürümüş, dibe vurmuş ve tam anlamıyla kokuşmuş bir yapıyla karşı karşıyayız. İşte bu yaygın ve derin çürümenin önüne geçebilmek, yozlaşmayı ortadan kaldırıp hukuk ve adaleti ikame edecek bir ıslahatı gerçekleştirebilmek için, tüm bu derinliklerin aydınlatılması, karanlıktan, kaostan, gerginlik ve krizden, şiddet ve terörden, çıkarcılığı, hak gaspını, zulmü ve sömürüyü meşrulaştıran seküler bataklıktan beslenen bu derin çeteleşmelerin tamamının birlikte tasfiye edilmesi ve adil, özgürlükçü, haktan, hukuktan yana bir yeniden yapılanmanın devletin bütün sisteminde gerçekleştirilmesi gerekiyor. Tüm bu çürüme ve yozlaşmanın temelindeki askeri ve sivil eğitim sistemine köklü bir değişim getirilerek fıtri, insani erdemler ve temel insan hakları ekseninde yeniden programlanması gerekiyor. Devletin bütün kurumlarını kirletip, topluma da sirayet etmiş büyük ve derin çürüme, yozlaşma, yolsuzluk, huksuzluk, zulüm, darbecilik ve çeteleşme; tüm devlet yapısı, başta askeri ve sivil eğitim olmak üzere tüm kurumlar, insanı insanın kurdu haline dönüştürüp insanî erdemlerden uzaklaştıran pozitivist Batı kültürüne dayalı resmi ideolojinin kuşatmasından kurtarılmadıkça, asla önlenemez. Bütün bu kokuşmuşluğa, ahlaki erozyona yol açan seküler bataklık kurutulmadıkça, TSK ve yargı başta olmak üzere tüm kurumlarıyla devlet ve toplum, bir bütün halinde fıtrî, insani erdemler, temel haklar ve hukuk ekseninde köklü bir değişimle yeniden inşa edilmedikçe bu çürüme ve yozlaşma asla engellenemez. Sahici ve kalıcı bir adalet sistemine ise, ancak, fıtri değerlere ilaveten, vahiy eksenli toplumsal dönüşümü esas alan ve Kur’an nesli öncülüğünde gerçekleştirilecek olan ıslah ve yeniden inşa projesiyle ulaşılabilir.
Değerli kardeşlerim!
İşte bu kadar önemli ve hayati bir gereklilik olan değişim ve yeniden yapılandırmayı yapabilecek dirayet, beceriklilik ve yürek maalesef bugün tekrar iktidara geleceği beklenen AKP’de de bulunmamaktadır. AKP dışındakiler ise zaten SP hariç hepsi ulusalcı resmi ideoloji yanlısı ve darbecilerin işbirlikçisi konumunda, devletçi-statükocu bir çizgiyi temsil etmektedirler. AKP halka en yakınları olduğu halde, beceriksizliği, risk almayı, bedel ödemeyi göze alamayan yüreksizliği ve siyasi çıkarlarını ahlaki ilkelerinin, halka yaptığı vaatlerinin önüne geçiren tutumu sebebiyle, dört buçuk yılda bu çetelerin daha da azgınlaşmasını temin edecek bir teslimiyet içine girmiştir. Halkın büyük teveccühü ile çok büyük bir parlamento çoğunluğuna, ciddi bir medya desteğine sahip olduğu halde, askeri bürokrasinin öncülüğündeki oligarşiye teslim olmuş ve halka vadettiği özgürleşmeyi ve adaleti sağlayacak ciddi hiçbir adım atamamış, AB baskısıyla sağladığı görece bir özgürleşmeyi ise, 4,5 yılın sonuna gelinmeden bu sefer asker baskısıyla, yeni TCK ve Polis Selahiyetleri Yasasında geri almıştır. Bu edilgenliği, tesilimyetçi tutumu sebebiyle, çeteleri ve darbecileri azdıran pek çok uygulamaya imza atmıştır. Şemdinli Savcısı’nın harcanmasına göz yumarak ve Yaşar Büyükanıt’ı sahiplenerek, darbe ifşaatlarına ve asker bürokratların sık sık siyasete ve yargıya müdahalelerine sessiz kalarak, NOKTA dergisine sahip çıkmayarak, düşünce adamlarını özgürleştirecek gerçek değişimleri yapmayarak, 216 ve 301. maddeleri savunup ısrarla sürdürerek, eleştirilerin susturulmasını temin ederken, çeteci ve darbecilerin azgınlaşmasını sağlayan bir zeminin ortaya çıkmasına yol açmıştır.
Bu zelil tavrı sergileyenlerin hocaları Necmettin Erbakan değil mi? Onun 28 Şubat sürecinde ortaya koyduğu teslimiyetçi ve yüreksiz tavrın nelere yol açtığı ortada olduğu halde, bugün hocalarının izinden gidip, aynı delikten bir daha ısırılmaktan utanmıyorlar. Erbakan, 28 Şubat kararlarını imzalamaya zorlandığında bir basın toplantısıyla bu zulmü ve dayatmayı ifşa edip istifa etseydi, en fazla, itaat ettiği halde başına gelenler yine başına gelirdi, ama onurunu kurtarırdı. Üstelik zalimler daha korkak oldukları için, tepki gördüklerinde geri adım atmaları ihtimali de asla az değildi. Halbuki, belki iktidarını korumak adına imza atıp, zulüm politikalarına alet oldu, üstelik hep askeri yücelten ve kayıran açıklamalar yaparak onları daha da azgınlaştıracak zelil tutumlar sergiledi, ama yine de iktidardan düşürülmekten, partisini kapatılmaktan ve kendisini yasaklanmaktan kurtaramadı. “Fasa fiso” diye geçiştirmeye çalıştığı, örtülmesine katkıda bulunduğu çetelerin arkasındaki darbeci güçler kendi sonunu getirdiler. (Talebesi Erdoğan da bugün, Hudson’da emperyalistlerle, Türkiye’de yapılacak katliam senaryolarını konuşan generallerle ilgili habere “deli saçması” diyerek aynı zilleti sürdürüyor) Bütün bunlara rağmen, Sayın Erbakan, halen darbecileri koruyan ve yücelten zelil açıklamalar yapmaya devam ediyor. Milliyette’ki röportajını okumuşsunuzdur. Aman Allah’ım, aman Allah’ım bu hale nasıl gelinebiliyor. İnanın bir insanın bu hale nasıl gelebildiğini anlamakta zorlanıyorum. Geçenlerde bir SP temsilcisi TV ekranında canlı yayında dönemin darbeci Başsavcısına dua ediyor “Allah sizden razı olsun, siz olmasaydınız ve Demirel ile birlikte 28 Şubat’ı yönlendirmeseydiniz, belki biz daha kötü durumlarla karşılaşabilirdik” diyebiliyordu. Aynı çevreden bir başkası da bir başka TV ekranında kendilerine darbe yapan bir emekli generale “değerli paşam” diyordu da, sanki on tane paşa kelimesi yankılanıyordu ağzından. Meğer ne kadar da seviyorlarmış zalimlerini. İşte ezilenlerin pedagojisi böyle bir şey. Ezilenleri, ezenlerinin meftunu, aşıkı haline dönüştürüp, onları içselleştirip izleyicileri haline gelmelerine yol açıyor.
Milliyet Gazetesindeki röportajda, “koalisyon ortağımız DYP içinden elli kişiyi kandırdılar hükümetimizi düşürdüler” diyor. DYP’lilerin kendisine itirafta bulunarak, tehdit edildiklerini, kendilerine Yassı Adadaki odalarının gösterilip darbe yapıldığında burada kalacaklarının söylendiğini, bu korkuyla istifa ettiklerini beyan ettiklerini ifade ediyor. Milliyet soruyor, “siz 28 şubatı planlayanların medayaya yada iş adamlarına bir şekilde tesir ettiklerini açık açık söylüyorsunuz, ama asıl 28 şubatı yapan asker onları hiç sorumlu tutmuyor musunuz?” diyor. Darbeyi asker yaptığı ve tehdit ve yönlendirmeleri asker gerçekleştirdiği halde, siz medyayı iş adamlarını suçluyorsunuz, ama askere ise bir şey söylemiyorsunuz demek istiyor. Erbakan şu cevabı veriyor: “Şimdi ben işin o tarafına gitmiyorum” “Gitmiyorum çünkü ben biliyorum ki, bizim ordumuz Türkiye’de milli görüşe en bağlı, en sağlam kuruluşumuzdur.” Bu sözlere ne denebilir, hangi eleştiriyi yapsak, hangi sözü söylesek yine de az gelir. Ne söylersek söyleyelim yine de Erbakan’ın hak ettiğini ifade etmiş olamayız. Allah için merhametle bakalım, adaletle bakalım, kimlerin eline düşmüş şu ülkenin insanları. Kendi hükümetine karşı darbe yapanlara, kendisine p….k diye hakaret edenlere, sürekli çeteler üretenlere, derin devlete methiye düzenlere, çetelere sahip çıkıp koruyanlara bu tarz bir sahiplenme ve toptan yüceltme karşısında, böyle bir tutumu hangi kavram ile layıkıyla tanımlayabiliriz. Başbakan iken de, yüceltip teslim olduğu darbecilere Başbakanlıkta yemek vermişti de, o darbeci generaller baskıyla içki getirtip içmişlerdi. Kendisine bağlı bir memur olan ve talimat verdiğinde ayağına gelip bilgi vermek zorunda olması gereken Genelkurmay Başkanının, Başbakanlığa gelip kendisini ziyaret edeceğini de birkaç gün öncesinden basına büyük ve önemli bir gelişme ve sürpriz olarak açıklayabilmişti. İşte bu son röportajında da, TSK içinde yer alanların hepsini ayrım yapmadan yüceltiyor ve diyor ki, “ordumuz bütün tahribatlara rağmen milli görüş açısından en sağlam kurluşumuzdur.” Milliyet’teki röportajcı bile kabul edemiyor bunu ve diyor ki, “Belki de sanıldığı kadar yekpare değildir” Erbakan, “hayır onu kabul etmem mümkün değil. Ordumuz 600.000 kişilik bir topluluktur ve tam bir milli görüş topluluğudur. Biz ordumuza toz kondurtmayız” diyor. Röportajı yapan artık bu kadarına da dayanamıyor ve “Madem milli görüşçüler, o zaman milli görüşe niçin darbe yaptılar” diye soruyor. Erbakan yine, “ordumuzun milli görüşe sahip olduğunu biz kesinlikle biliyoruz” demekte ısrar ediyor.
Kendisini düşürdüğü konum Erbakan’ı ve onun kör takipçilerini ilgilendirir. Ancak Erbakan’ın “milli görüş”ten ne anladığını ele veren bu yaklaşımı siyaset bilimi ve kimlik ilkeleri açısından tahlil edilmelidir. On yıllardır Erbakan’ın peşinden sürüklenen halk kesimleri hep “milli görüş”ü İslam’ın kuş diliyle ifadesi olarak algıladı, çünkü halka “milli görüş”ten kastın İslam olduğu propaganda edildi hep. Hatta Erbakan’ın partisine oy vermeyen tevhid ehli Müslümanların bile “patates dini”nden oldukları, küfre girdikleri söylendi, hala da kendi partilerine “demokratik oy” vermek cihad olarak nitelenip SP’ye oy vermeyenler, “cihad ordusu” kaçkını ve dinden çıkmış kabul edilmiyor mu? TSK yönetimi ise, kendisini “Atatürkçü, laik” olarak tanımlıyor. Atatürkçülüğü “hayatın bütün alanlarını kuşatan bir hayat tarzı” olarak tanımlayıp dinleştirirken, yine hayatın bütün alanlarını kuşatan hükümler vaz eden Kur’an’ı dışlıyor, vahyin toplumsal hayata, hatta bireysel hayata bile yansımasına tahammül edemiyor. İslam Şeriatını da “birinci öncelikli tehdit ve düşman” ilan edip, “irtica” yaftasıyla aşağılıyor. Hatta müntesiplerinden İslam şeriatını bireysel hayatında yaşamaya çalışan, namaz kılan, eşi başörtülü olan yüzlerce subayı da sırf bu sebeple “irtica” damgasıyla görevden uzaklaştırmış bulunuyor. İşte Ordu yönetimi, TSK’nın bu İslam şeriatı karşıtı konumunu açıkça ve sürekli ifade edip, tavizsiz bir biçimde sürdürdüğü, İslam’ın başörtüsü gibi en ılımlı yansımasına bile tahammül edemeyip, yapılan baskı ve yasakları yönlendirip arkasında durduğu, Peygamber’in doğum yıldönümü münasebetiyle düzenlenen programda başörtülü kızların ilahi söylemelerini bile muhtıra konusu yapıp düşman ilan ettiği halde, Cumhurbaşkanlığı, hükümet, Yargı ve YÖK gibi kurumları da baskı altına alıp İslam şeriatı aleyhinde yönlendirdiği ve üstelik asker bürokratların bu baskıları olmasa bunca zulmün yapılmasının da asla mümkün olamayacağı son derece açık olduğu halde, Ordu bir bütün halinde “milli görüşçü” olarak nitelendiriliyorsa, o zaman “milli görüş”ün İslam’la alakası olmayan bir ulusçuluk olduğu ve bugüne kadar halkın aldatılarak bu gayri İslami fikirlere kanalize edilmeye çalışıldığı sonucuna varılabilir. Nitekim asker bürokratlarla birlikte, ulusalcı “kızıl elma” cephesi içerisinde, İslam şeriatının düşmanı Doğu Perinçek, MHP ve diğer darbecilerle omuz omuza veren SP’nin bu tercih ve tutumu da, bu gerçeği daha önceden açığa vurmuştu. Nitekim son muhtıra karşısındaki edilgen ve neredeyse darbecileri haklı bulan bir yaklaşımla mağdur taraf olan AKP’ye yönelik eleştirilerin öne çıkarılması da hep “milli görüş”ün gerçek yüzünü ortaya koyan yansımalar olarak değerlendirilebilir. Eğer bu tespitlere katılmıyorlarsa, “milli görüş” lideri ve taraftarları tevbe edip istikametlerini ve yaptıklarını ıslah etmelidirler.
Değerli kardeşlerim!
Bütün bunlar da bir daha ortaya koyuyor ki, sistemin araçlarıyla, sistemin ilkelerine bağlı kalarak sistem değiştirilemiyor. Tam tersine kendi kimlik, ilke ve akıdelerini terk ederek sistem içine giren pragmatik yöntemlerle doğru sonuçlara varılamadığı gibi, bu tür yöntemleri izleyenler inandıkları gibi yaşamayı terk ettikleri için zamanla yaşadıkları gibi inanmaya başlıyorlar. Sistemin ilke ve değerlerini kendi inanç ve ilkelerinin yerine ikame edecek sonuçlara ulaşıyorlar. Bu yöntemle özgün kimlik ve ilkeler öğütülüp, değerler alanında büyük ve derin bir erozyon yaşanırken, başlangıçta umulan ve vaat edilen adalet, hak ve özgürlüğe de asla ulaşılamıyor, bundan sonra da ulaşılamayacak. Bunu kafamıza koymamız gerekiyor. Allah’ın yoluna ve Allahın sosyal yasasının gereği olan toplumsal değişimi hedefleyen yönteme dönülmesi gerekiyor. Toplum nasıl bir yönetime müstehaksa öyle yönetilecektir. Yapılacak şey toplumun özündekini tevhidi istikamette değiştirmesine vesile olmaktır. İşte tam da bu konuya yoğunlaşmak gerekiyor. İktidar hırslarıyla seküler partilerin peşinde koşanların akıbetleri ortada dururken, böylesine zelil durumlara düşmektense, İslami kimliği böylesine harcamaktansa, böylesine dejenerasyona, yozlaşmaya yol açmaktansa, Allah için İslami kimlik ve ilkelere sadakat gösteren bir çizgide, Allah yolunda ısrar etmek gerekiyor. Her şartta, ısrarla Vahyin şahitliğini yapmak, tıpkı Peygamberimizin bize yaptığı şahitlik gibi, insanlara güzel örneklik oluşturmak, halimizle ve kalimizle, yaşayarak, Kur’an’ın ahlakiyle ahlaklanarak insanlara vahyin kurtarıcı mesajını taşımak gerekiyor. İslamilik iddiası altında, zelil ve tutarsız durumlara düşmeden, insanlara güzel örneklik sunmamız gerekiyor. İslam’ın karanlıklardan aydınlığa çıkarıcı mesajını, eğitim ve tebliğ çalışmalarıyla, merhamet, adalet ve hikmetle topluma taşımamız gerekiyor. İslami kimlik ve ilkeler, dosdoğru bir içerikle ve onurlu, ilkeli bir temsille topluma ulaştırıldığında, eğer toplum da davete icabet ederek tevhidi istikamet doğrultusunda kendini değiştirirse, işte o zaman da Allah vaadini yerine getirecek, tevhid ve adalet sistemine layık olan toplumun durumunu değiştirerek, tevhid ve adalet devletini takdir edecektir. Vallahi ondan önce, sahici bir adalet sistemi asla gelmeyecektir. Çünkü Allah’ın yasası bu değişimi şart koşmaktadır. Nasıl ki, belli şartlarda yağmur yağarsa, nasıl ki belli şartlarda kar yağarsa, toplumsal belli şartlar oluştuğu zaman da Allah toplumun durumunu değiştirecektir. O zaman geliniz biz işimize bakalım. Biz İslami gündemimize dönelim. Biz Kur’an’ın belirleyiciliğinde, vahyin ışığında Rasulullah (S.A.V.)’in ve bir avuç arkadaşının Mekke’de oluşturdukları o ilk Kuran neslinin örnekliğinde, Allah için dosdoğru bir istikamette yürümeye çalışalım. Ölüm bize gelene kadar asla taviz vermeyen, asla geri dönmeyen, asla sinmeyen, yorulmayan ve yılmayan, haklı olmanın ve hakkı temsi etmenin getirdiği büyük güçle hakkı haykırmaya ısrarla devam edelim.
Değerli kardeşlerim!
Biliyorsunuz, birkaç haftadır devam ettiğimiz temel ilkelerimizi ele almaya Allah ömür verirse birkaç hafta daha devam edeceğiz. Ancak, geçen hafta teknik bir arızadan dolayı konferansımız maalesef kardeşlerimizin dikkatsizliği sebebiyle kaydedilememiş ve bu sebeple de çözümü yapılıp siteye de konulamadı. Bu bakımdan hiç değilse geçen hafta işlediğimiz dört başlığı kısaca tekrar ederek bu haftaki konferansımı bitirmek istiyorum.
8 - Geçen hafta sekizinci başlık olarak şunu ifade etmiştik; “değişmezler, sabiteler alanında, akide ve muhkem naslarda, teslimiyet ve homojenlik olmalı, delaleti ve sübutu kati olan Kur’an ayetleriyle belirlenmiş olan temel ilkelere bağlılık ve teslimiyet aranmalıdır” demiştik. İşte bu alanda hepimiz ortak bir paydada buluşmalıyız. “Değişkenler ve içtihat alanındaki, zanna ve yoruma açık alandaki farklılıklara ise hoşgörüyle bakmayı becermeliyiz” dedik. Hakikatin parçalanmaması gerektiğini, hakikatin çokluğu ve görecelik iddalarının yanlış ve bir saptırma gayreti olduğunu ifade ettik. Akide ortak paydasında kardeşleşmeye, tarihsel süreçte üretilen ipleri bir tarafa bırakıp, Allah’ın ipine topluca sarılmaya çalışmalıyız.
9 - Dokuzuncu başlık da şuydu; “hükmetme makamlarına gelen Müslümanların mutlaka Allah’ın hükümleriyle hükmetmelerinin gerekliliği”nin altını çizmiştik. Maide 44 –50. Ayetler ve Yusuf 40. Ayetlerde, sosyal, hukuki, siyasal bütün toplumsal ve bireysel alanlara Allah’ın hükümlerinin egemen kılınmasının gerektiğini, Müslümanların hükmetme makamına ancak bu sebeple gelebileceğini, Allah’ın hükümleriyle hükmetmeyecekleri makamlara ise, asla gelmemeleri, uzak durmaları ve toplumu tevhidi istikamette dönüştürme mücadelesini öne çıkarmaları gerektiğini ifade etmiştik. Bu ayetlere dayanarak, Allah’ın hükümleriyle hükmetmeyenlerin, Allah’ın açık hükmüyle kafirler olarak nitelendirildiğini tespit etmiştik.
10 - Onuncu başlık olarak ta, “Allah ve Resulün’ün hükme bağladıkları konularda, farklı tercih hakkımızın olmadığının, aynı konuda yeni hükümler ihdas etmekten kaçınmamız gerektiği”nin altını çizmiştik. Ahzap süresi 36. Tevbe süresi 31. Şura süresi 21. Bakara süresi 256. Nahl süresi 116. Ayetleri de işleyerek, özgürlüğümüzün hududullahla sınırlı olduğunu, Allah ve Resulü bir meseleyi hükme bağlamışlarsa, aynı mesele hakkında mümin kadın ve erkeklerin farklı bir tercih yapma hak ve özgürlüğünün olmadığını söylemiştik. Ancak pratikte maalesef böyle azgın bir özgürlük iddiasıyla Allah’ın ve Resulunün bize ulaştırdıkları kesin nas olan alanlarda, muhkem hükümlerde bile farklı tercihlere doğru kayıldığını, Allah’ın hükümlerine aykırı hükümlerin ihdas edilip, benimsenebildiğini ve bunun ise, akıdevi bir sapma ve savrulma olduğunu ifade etmiştik.
11- Ve en son olarak da, geçen hafta on birinci başlık olarak, “Allah’ın ayetlerinin alaya alındığı yada inkar edildiği meclislerde, toplantılarda, sessiz bir şekilde itiraz etmeksizin, onlardanmış gibi oturup kalarak orada bulunulmaması gerektiğini, kafirlerin, tağutların yanında izzet aramanın yanlışlığını” ifade etmiştik. İzzetin ve onurun tamamının Allah’ın yanında olduğunu, Allah’ın tarafı dışındaki taraflarda izzet ve itibar aramanın beyhude bir gayret olduğunu ve insanı izzet adı altında zillete sürükleyeceğini ifade etmiştik. Evet herhangi bir toplantıda Allah’ın ayetleri inkar ediliyor veya alaya alınıyorsa, herhangi bir mecliste Allah’ın ayetleri inkar ediliyor veya alaya alınıyorsa, İslami kimliğinizi ibraz etmeniz, İslami kimliğinizi ifade etmeniz suç olarak algılanıp aşağılanıyorsa, orada asla durulmaması gerekiyor. Onlar bu hallerinden vaz geçinceye kadar terk edilmesi gerekiyor. Eğer orada kalacaksak, itiraz edip hakkı haykırmamız gerekiyor. Yada orayı terk etmemiz gerekiyor. Aksi takdirde, Allah, bu tür zelil tercihleri yapanları, “siz tıpkı onlar gibi olursunuz” diyerek, ikiyüzlü, münafık konumunda gördüğünü ve “siz dünyadayken bu kafirler topluluğuyla birbirinizdenmişsiniz gibi nasıl bir arada oturuyorsanız, Ahirette de Allah sizin gibi iki yüzlülerle o kafirleri cehenneminde bir araya toplayacaktır” diye uyarmaktadır.
İnşallah, bu tür savrulmalardan arınmayı, korunmayı, Allah yolunda omuz omuza vererek, şu iki günlük kısacık dünya ömrünün çıkarları, menfaatleri, korkuları uğruna Allah’ın dininden taviz vermeye yanaşmayan, onurlu, ilkeli bir İslami kimlik ibrazıyla Allah’a doğru yürümeyi ve Allah’ın rızasını kazanarak, yüz akıyla Rabbimize dönmeyi, Rabbimiz hepimize nasip etsin. Hepinizi Allah’a emanet ediyorum. Selamun aleyküm